Tiyatro yaşamın aynasıdır... Ana Sayfa
Forum Anasayfası Forum Anasayfası >4- SİZE ÖZEL >R.Sinan AKBAŞAK Yazıları
  Yeni Mesajlar Yeni Mesajlar
  SSS SSS  Forumu Ara   Kayıt Ol Kayıt Ol  Giriş Giriş

İşimize geldiği gibi... R. Sinan AKBAŞAK

 Yanıt Yaz Yanıt Yaz
Yazar
Mesaj
  Konu Arama Konu Arama  Konu Seçenekleri Konu Seçenekleri
Sinan Açılır Kutu Gör
Yönetici
Yönetici


Kayıt Tarihi: 22.Eylül.2008
Aktif Durum: Aktif Değil
Gönderilenler: 92
  Alıntı Sinan Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Konu: İşimize geldiği gibi... R. Sinan AKBAŞAK
    Gönderim Zamanı: 27.Mart.2019 Saat 20:22


İşimize geldiği gibi
 
    Hayatı hep işimize geldiği gibi gözlemleyip, işimize geldiği gibi yorumluyoruz. Değer yargılarımız oluşurken eldeki terazinin dirhemi çıkarlarımız, tarttığımız değerlerimiz oluyor. Eskiden böyle miydi..? Sanmıyorum. Yetişme çağımızda bize tembih edilen saygılı olmak ve sevgili olmak” tı. Annemin , annelerimizin okul toplantılarında bir araya geldiklerinde sessiz ve seviyeli bir sohbet ortamı oluşur, rahmetle andığım Kamuran Öğretmenimin (Okan) sevecen sıcacık bir o kadar da otoriter, bilgilendirmesini güvenin yaydığı rahatlıkla zarif tebessümlerle izlerlerdi. Hiç kimse çocuğunun başarısızlığına “ama arkada oturuyor, ama en çok güneş ona vuruyor , en sıcak, en soğuk yerde oturuyor, arkadaşları psikolojisini bozuyor” mazeretleri sunmaz, başarılı öğrencilerin anneleri “Bu … bu  benim çocuğum” havalanması yapmaz, Tevazuu içinde gülümserler; Hatta övüldüklerinde mahcup olurlardı . 

       Bu gün durum çok da böyle değil… Büyüklerimiz çocuklarını övme veya savunma savaşı içindeler. Bir kısmı çok doğal tabii ki ama aşırıya kaçınca çevrede ve çocuk üzerinde olumsuzluklara yol açıyor. Örneğin benim çocuğumun müthiş sesi var çok iyi şarkı söyler abartısıyla öne atılarak gösteri yapması istenen çocukların aslında iyi ama olağanüstü olmayan seslerini bile kaybederek ezildiklerine, üstelik “tüh beni rezil ettin” sözüyle de yerin dibine geçtiklerine defalarca tanık olmuşumdur. Bu örnekler resimden enstrüman çalmaya, spordan tüm gösteri sanatlarına kadar çoğaltılabilir. Mesele olanı değil de görmek istediğimizi görmeye çalışmamızdan  kaynaklanıyor diye düşünüyorum, Ve bu aile içinde başlayan hayal toplumsal hayale dönüşüyor, Buradan yetişen insan mesleği ne olursa olsun görmek istediklerini görerek  yaşamaya başlıyor, Aşırı övülen çocuk, övülmek ihtiyacı duyan büyük oluyor. Olaylara bu yetişme tarzının verdiği bakışla yorum ve yargılara varıyor.., varıyoruz.

   Pozitif bilimin temeli şüphelenmektir, sorgulamaktır Bu gün yorumları yapılan konunun pek çoğu pozitif bilimdir. Yani sonuçları arasında taban tabana farklılıklar olmamalıdır.

  Ekonomi mükemmel diyen bir bilim insanına bir diğeri örneklerle ekonomi felaket dediğinde kim hangisine niye inanacaktır.? İnanma ölçüleri ne olacaktır. Bir deprem uzmanının yarın deprem olması mümkün derken bir diğerinin  otuz yıl olamaz, Şiddeti şu yada bu olur yada mümkün değil , daha doğrusu gizliden sunulan "en büyük benim", "en iyi ben bilirim"... Savlarına kim nasıl neye göre inanacaktır. Bilimsel verilerin yorumlanacağı gerçeğini göz ardı etmiyorum elbette de yorum bu kadar zıtlık içermeli midir.? Aynı pencereden baktığımız halde neden bu kadar farklı şeyler görürüz? Veya bakış açımız; aynı konu ama farklı kişilere göre zıtlıklar mı oluşturuyor?

Aman.! Bir anne öyküsü anlatmadan geçemeyeceğim lütfen beni affedin…
 
   Bir hanımefendi karşılaştığı dostuna yeni ve peşpeşe evlenen  çocuklarını anlatıyor… Ah arkadaşım, kızım bir evlilik yaptı ki  mükemmel… eşi damadım çook iyi bir insan sabahları kızımdan önce kalkıp kahvaltısını hazırlayıp yatağına getiriyor, sonra gidiyor. İşi çok iyi aynı oğlum gibi beyaz eşya mağazası var da damadın mağaza evine daha yakın, Böylece gelip öğle yemeğini hazırlayabiliyor, Hemen sonra kızımı konkene bırakıp akşam da alıp yemeğe götürüyor. Evde bir de çalışan var, o silip süpürüyor… Kızımın durumu çok iyi. Oğlum mu? Sorma hemşire oğlumun şansı pek yaver gitmedi. Bir geline düştüm ki evlere şenlik… Sabah yerinden kalkıp kocasına bir kahvaltı hazırlayamaz.  Utanmadan kahvaltıyı sen hazırla, yatağımın yanına bırakıver…  der. İnanmazsın bunda utanma yok. Öğle yemeğini  hazırlasan ne olur diye sorduğu yetmezmiş gibi öğleden sonra konkene gitmek ister… Evladımın canı çıkıyor kazanacağım diye, Bu haspa konkende harcayacak. İlaveten akşam yemeğini dışarıda yemek ister .   Kadın ol, otur kocana yap yemeğini. Dışarıda yemek neyine? Pişiremiyor musun iki kap yemek? Bak bak…  Bir de eve yardımcı ister. Anlayacağın kardeş kızımın durumu çok iyi de oğlum yandı…

  Buyrun aynı olaya bu kadar farklı bakmak … İnanın bana bu uydurma değil. Benzerleri yaşanmış bir hayat parçası.

   Yoksa anlatıyı doğru gösterebilmek bizim gösteri yeteneğimize (Show yada şov demek istemiyorum) göre mi şekilleniyor… Galiba öyle . Kimin neyi anlattığından ziyade nasıl anlattığıyla daha çok ilgileniyoruz. Pardon  Bu yüzden mi siyasetçilerin hatip olması gerekiyor? Yani doğruları söylemek yerine sesini yükseltmesi, mimik ve tavırlarla ilgiyi arttırması, duygu yoğunlaştırma (Ajitasyon demeyeceğim), bam teline (belden aşağı demiyorum) vurmayla yükselen heyecan veee az biraz göz yaşıyla final.. mi  işin doğrusu. Yoksa asla soramayacağımız yerde sorusu olan varsa sorsun, asla düzeltemeyeceğimiz yerde yanlışım varsa düzeltin diye devam edip, sonunda "kusura bakmayın" diye bağlamakla  “en doğru benim” görüntüsünün oluştuğu mu sanılıyor. Böyle  bir düşüncesi olan varsa diyecektim ki… Aklıma milyon kere duyduğunuz bir hikaye-fıkra geldi. Milyonbir olarak anlatmadan geçemeyeceğim.

   Bir zat-ı muhterem(!) hararetli hararetli anlatıyor… Efendiiiim Yaradan bir gün Hazreti Musa’ya emreylemiş.. “ey  Musa bana kızını kurban et” diye… yanlışım varsa düzeltin demeyi de ihmal etmeden devam etmiş, ve Musa emre uymak üzere kızını alıp deniz kenarına inmiş …yanlışım varsa düzeltin… ve tam kızını kurban edeceği sırada gökten Azrail inerek bir keçi getirmiş  ve; Be hey Musa…  Emre uydun, yaradan kızını bağışladı. Al bu keçiyi kurban et… yanlışım varsa düzeltin… deyince dinleyicilerden bir dayanamayıp fırlamış… Be adam: Musa değil , İbrahim’di, Kızı değil oğluydu, Deniz kenarı değil dağın başıydı, Azrail değil Cebrail’di, Keçi değil, koç du. Ben bunun neresini düzelteyim deyip yapışmış yakasına…

    Bizim hiç düzeltmek istediğimiz şeyler olmuyor mu? Bizim konuyu anlatandan daha iyi bildiğimiz halde sessizce dinleyişimiz efendilik yerine acizlik olarak mı değerlendiriliyor acaba? Yoksaaa anlatan karşısından tepki görmeyince inandırdığını mı sanıyor? Bence hepsi yanlış. Doğruyu bulabilmek doğru söyleyenlerin çok olduğu yerde mümkün. Doğruyu arayan varsa, etrafındaki dostlarına göz atıp söylediklerinin eleştirilme ölçüsüne bakmalı, Eğer hiç eleştiri yok ve hep alkışlanıyorsa dönüp kendisine bakmalı ve benim neden  dostlarım yanımda, yakınımda değil diye düşünmeli… Sanırım hiç kimse “benim her söylediğim mükemmel, ben neyim yahu” diye düşünmüyordur.
                 
               Sizi sevgiyle tartan ve bilgiyle eleştirebilen dostlarınız olması dileklerimle…

                                                                   R.sİNAN AKBAŞAK

Yukarı Dön
 Yanıt Yaz Yanıt Yaz

Forum Atla Forum İzinleri Açılır Kutu Gör

Bulletin Board Software by Web Wiz Forums® version 9.50 [Free Express Edition]
Copyright ©2001-2008 Web Wiz

Bu Sayfa 0,078 Saniyede Yüklendi.